Ekim sanat, Bursa’nın en eski sanat kurumlarından biri olduğu için böyle bir yazı yazmak uygun olur diye düşündüm. Belki biraz nostalji, belki de sıradanlaşan her şeye karşı bir farkındalık yazısı olur diye düşündüm. Değil mi ki artık bilginin bir hükmü kalmadı ya da entelektüel tartışmalar “demode” oldu. Öyleyse bu minval üzere bir tartışma açalım.
Seksenli ve doksanlı yıllarda çokça tartışılan bir konu vardı, tiyatrocular arasında. Belki de cumhuriyetten sonra, gelişen tiyatromuzun en önemli tartışma konularındandı. Konu şu; “Çağdaş Türk Tiyatrosu nasıl olmalıdır?”
Tartışmaya hemen en spekülatif yönden başlayalım. Çağdaş “Türk Tiyatrosu” mu, “Türkiye Tiyatrosu” mu? Bu konuya milliyet kavramının dışında bakmak en sağlıklı olanıdır kanımca. Elbette Türklerin, Orta Asya’dan getirdikleri bir oyun kültürü var. Buna sonradan İslam gelenekleri de etkin bir biçim oluşturarak katılmıştır. Ama her nedense ülkemizde sanki bu “haşa huzurdan, tükaka tiyatro sanatına” İslam kültürü hiç bulaşmamış gibi davranmak önemli bir İslami direnç noktası olmuştur. Oysa günümüz Türkiye coğrafyasında, sadece Türklerin değil, coğrafyanın tüm halklarının geleneksel yaşayışı ve dini inanışları tiyatromuzu oluşturan etmenlerden olmuştur.
Kısacası şunu demek istiyorum: meddahından dengbejine; musahibinden, saz ozanlarına; semadan, semaha; taziyesinden, ağıt kültürüne; ortaoyunundan, Karagöze ve de kuklasına kadar her şey Bu coğrafyanın tiyatrosunu var etmiştir. Türk Tiyatrosu deyip, sadece bir halka mensup olanların yaptığı sanatı anlayacaksak, yıllarca İstanbul’da ve Anadolu’da tiyatro sanatı için canını dişine takan azınlık halklarına haksızlık etmiş olmayacak mıyız? Tersten bakarsak, şu andan Balkanlarda ya da diğer coğrafyalarda azınlık olarak Türk kültürü ile sanat yapmaya çalışan tiyatro emekçilerini ve onların geleneklerini hiçe mi sayacağız? Tabi bunları söylerken şu direnci de duyar gibiyim. “Bu coğrafyada yaşayan her unsuru bir üst kimlik olarak “Türk” kelimesi ile adlandırmalıyız” diyenler var. Bu tartışmayı sosyologlara bırakıyorum. Ben kendi alanımdan söz etmeye devam ediyorum.
Çağdaş Türkiye Tiyatrosuna ulaşmanın sırrı ne olabilir? Ustalarımızdan sıkça coğrafyamızın tiyatro kültürünün Avrupa’yı etkilediği sözlerini duyduk geçmişte. Örnek olarak, “Bertolt Brecht’in tiyatrosunun her ne kadar uzak doğunun izinden gittiği söylense de geleneksel tiyatromuzdan etkilenmiştir” sözünü çok işittim. Oysa biçimsel benzerlik dışında çok da bir yakınlık yoktur. Geleneksel Tiyatromuzdaki karakterler de Brecht’in tiyatrosundaki gibi sosyolojik özellikleriyle öne çıkarlar. Buradaki uçuruma dönüşen ve gözden kaçırılan fark şudur. Geleneksel tiyatromuzdaki tipler panoramik özellikleriyle var olurlar. Brecht’in Epik Tiyatrosunu oluşturan oyun kişileri, siyasi yapılarıyla var olurlar. Yani Brect’in oyun kişileri bir sosyal sınıfı temsil ederler. Hatta o sosyal sınıfın bir zümresine aittirler. O zümreyi anlatacak bir “gestus” ile kendilerini var ederler. Bir başka yakınlık, “oyun bozma” ve “yabancılaştırma” kavramlarında görünse de ikisinin anlamı ve amacı bambaşkadır. Ortaoyununda, oyun bozma, var edilen “konvansiyonel” durumun altını çizmek, hatırlatmak ve seyirciyi bu anlamda oyunun içinde tutmak için yapılır. Oysa Epik Tiyatroda, seyircinin oyuna dâhil olmasını engellemek, bir yargıç gibi kalabilmesini sağlamak için yapılır. Örneklere devam edebilirim ancak ana konumuza dönsek daha iyi olacak gibi.
Coğrafyamızdaki tiyatronun temel özelliklerine baktığımızda, ilk göze çarpan, göstermeci yapısıdır. Oyunculuk estetiği olarak, dıştan içe bir oyunculuk olduğunu söyleyebiliriz. Özdeşleşmenin çok da tartışmaya açılmadığı bu form, çoğunlukla komediye dayanarak kendini belirler. Demek ki “göstermeci” kavramı tiyatromuzun belirleyici bir unsuru olarak görünüyor.
Diğer bir oyun türümüze, gölge oyunu kültürüne bir göz atalım. Gölge oyununu öncelikle estetik açıdan ele aldığımızda, tek boyutlu olan bu sanatın ilginç bir etkileyiciliği olduğunu söyleyebilirim. Özellikle ilk kez bir karagöz gösterisi izleyen kişi için şaşırtıcı derecede etkileyici olduğunu çok defa gözlemlemişimdir. Ayrıca anlatım gücü olarak farklı bir boyut oluşturması, adındaki “hayal” kavramına uygun olarak, hayal ettirme konusundaki başarısını da gözden kaçırmamak gerekir. Bir sahne gösterisi içinde kullanıldığında ekstra bir uzam oluşturma ya da sahneye ayrı bir derinlik kazandırma gibi katkılar sağladığını da deneyimlerimden aktarabilirim. Demek ki gölge bizim tiyatromuzun anlatım dilinde olması gereken bir başka unsurdur.
Diğer bir açıdan tartışmaya başlayalım. Tiyatromuzun ilk bakışta dramatik kurgusunun olmadığını düşünebiliriz. Hatta batılı anlamdaki tiyatroda olduğu gibi, olaylar dizisinin çok da bir zincirleme gelişmeye bağlı kalmadığı söylenebilir. Zaman zaman sıçramaların var olduğunu ve genel öykünün aktarımına odaklanarak, “olasılık – zorunluk” ilkesinin de gözetilmediğini gözlemlememiz mümkündür.
Bunları söyledikten sonra, tiyatromuzun gözden kaçırılan bir yanına vurgu yapmak istiyorum. Elbette anlatı sanatlarımızdan söz ediyorum. Meddahlardan, Musahiplerden, Dengebej ve saz ozanlarından söz etmeliyiz. Örnek olarak, yirminci yüzyılın önemli saz ozanı Murat Çobanoğlu’nun kahvelerde saz eşliğinde anlattığı ve birkaç gün süren hikâyeleri olduğunu biliyoruz. Meddahlarımız, oyunculuk estetiği olarak açık biçim diye adlandırabileceğimiz bir üslup kullansa da aktardıkları hikâyelerin genel yapısının dramatik çizgiye uygun ilerlediğini söyleyebiliriz. Sözün özü: Anlatı tekniklerimiz söz konusunu olduğunda dramatik kurgulu diyebileceğimiz, çoğu yönüyle batılı dramaturgi ile çözümleyebileceğimiz bir yapıdan söz edilebilir. Evet, bu söze dayalı bir oyun biçimi olarak eleştirilebilir. Burada da Aristoteles’in, poetikadaki destan ve tragedyayı karşılaştırdığı bölüm akla gelebilir.
Yeri gelmişken tartışmayı bu boyutunda da ele alarak bitirelim. Bilindiği gibi Aristoteles, Tiyatroyu tanımlarken, onun “bir eylemin taklidi” olduğu vurgusunu yapar. Yani Tiyatro ne bir felsefedir ne de destan. Tiyatro bir eylemin öyküsüdür. Ya da tersinden söylersek, Bir öykünün eylem içinde aktarılmasıdır.
Modernist tiyatro anlayışları, “ eylem” hakkındaki bu görüşü değerlendirirken çoğu zaman eylemi, öyküden bağımsız bir hale getirmiştir. Sözün ne anlattığına bakılmaksızın sahne üzerinde bir eylem üzerine giden oyunları izlemişsinizidir. Örnek olarak sahnede çeşitli yükseltiler, merdivenler üzerinde durmadan devinen oyuncuları hatırlarsınız. Sözün ya da öykünün içeriğine bakmaksızın yapılan bu eylemler, çoğu zaman modernist ekollerde farklı bir yapı olarak gösterildi. Buna bir de Meyerhold’un eylemi önceleyen biçimi referans olarak alınırsa, eylem tamamen özgürlüğünü kazanmış, öyküden farklı bir görsel şova yönelmiş olur. Hatta çoğunlukla son zamanlarda, biraz fazla monolog ya da uzun uzun dialog gören yönetmen ve dramaturglar ya makası ellerine alır ya da oyunu okumaktan vaz geçer bir hale gelmişlerdir.
Oysa gözden kaçan şudur. Aristoteles’in sözünü ettiği şey, Öykünün bir eylem olarak yazılmasıdır. Yani bir tiyatro oyununda, öykünün eylemini var etmek rejisörden öce yazarın sorumluluğudur. Dramaturg, bir destan ya da tarih, felsefe yazarı gibi davranamaz. Yazarken anlattığı hikâyenin eylem içermesini sağlamak zorundadır. Bu konuyu çok uzatmadan basit bir örnekle noktalayalım. Tuncer Cücenoğlu’nun kadıncıklar oyunundaki Parlak karakterini çoğumuz biliriz. Geneleve düştüğünü anlattığı tiradı alıcı gözüyle okursak, öykünün nasıl eylem üzerine kurgulandığını görürüz. Ya da Melih Cevdet Anday’ın, herkesin dilinde olan, tutuklu’nun tiradını hatırlayın. İşte bunlar gerçek tiyatro monologlarıdır. Ne yazık ki buraya “olmak ya da olamamak” tiradını alamıyorum. Çünkü asıl olumsuz tiyatro monoloğu olarak göstermek zorunda kalmak istemiyorum.
Sözün özü, Bir tiyatro eseri yazılırken kurgulanan öykü, eylemi kendi içinde var eder. Eğer böyle olmasaydı, Aristoteles yazılan Balya balya tiratlara itiraz ederdi. Diğer yandan öyküden kopuk eylem ya da öyküyü keserek sadece koreografik bir sahne çalışması yapmak belki baleye daha yakın bir yaratı olabilir. Bunu söylerken, bu tarz sahnelemeleri reddettiğim düşünülmesin. Elbette kullanılabilir. Ancak sahnelemenin ana unsuru olması durumunu tartışmaya açabilirim.
Tüm bunların izinde gittiğimizde Çağdaş Türkiye Tiyatrosu nasıl olmalıdır sorusunun cevabını şöyle buluyorum. Dramatik kurgulu bir anlatım yapısı olmalı. Oyunculuk estetiği olarak Oyuncu ile özdeşlemenin olmadığı ama Anlatılan hikâyenin kahramanı ile seyirciyi özdeşleştirecek bir oyun tekniği oluşturulmalıdır. Çünkü bizim hikâye anlatıcılarımız tam da bunu başarmaktadırlar. Aslında burada bambaşka bir oyunculuk estetiği önersi olduğunu söylemeliyim. Yazıyı okuyanlar içinden merak eden çıkarsa, bu konuyu başlı başına ele alan bir yazı yazabilirim. Öte yandan sahneye yük olacak hiçbir objeyi dekor ya da aksesuar olarak sahneye sokmamalı. Bir uzamda iletişim ortamını net olarak belirleyen tek obje, çoğu zaman kocaman gerçekçi bir dekordan daha yararlıdır. Farklılaşan Mekânlar, gölge tekniği ile de çözümlenebilir. Gölgenin sunduğu estetik ve anlatım özgürlüğünden mutlaka yararlanılmalıdır.
Elbette oyun açık biçimde bir kurguyla yol almalıdır. Sözle bir şey anlatabilecekken fazladan hareketin hiçbir anlamı yoktur. En acemicesi de sözü edilen şeyi aynı anda oynamaya çalışmaktadır. Eğer bir anlatım yeteri kadar kendini ortaya koyamıyorsa, o zaman eylemle desteklenmeli. Eylem yokmuş gibi düşünülmemeli ve eylem gerekliliğinden taviz verilmemelidir. Tersten ele alırsak, eylemsel olarak anlatılabilen bir konu, cümle ya da düşünce, eylem içinde kendini anlatabiliyorsa, bu kez de fazladan söze gerek yoktur.
Aslında anlatmaya çalıştığım yeni oyun biçimi son on beş yılda biraz yeni olmaktan çıktı. Toplumsal koşullar her zaman olduğu gibi sanatın biçimsel yapısına müdahale etti. Gerçekte bu da ayrı bir yazı konusudur. Şimdilik bu kadarla geçiyorum. Son yıllarda dekordan uzak duran sahnelemeler görmekteyiz. Diğer yandan, sahne ve seyir yeri birbirine yakınlaştıkça eylemde de sözde de yeni aktarım biçimleri gelişti. İşin can sıkıcı tarafı çoğunluğun eski dili zorlayarak yeni dilde oyunlar yapma çabası olmuştur ki bu da başka bir tartışma konusudur.
Son söz olarak şunu söyleyip bitirelim. Zira konu uzayıp gidecek derin bir konudur. Eğer çağdaş, kendine özgü bir tiyatrodan söz edeceksek ki son yıllarda kimse bu tartışmayı açmadığı halde yine de söz etmek istedim, olması gereken şudur: Öncelikle oyun yapısında hikâye öncelenmeli. Hikâyede hiç korkmadan anlatıya özgürlük sağlanmalı. Dekor sadece iletişim ortamı ve zaman konularına açıklık getirecek şekilde en az obje ile çözülmeli. Işğın anlatım gücünün farkına vararak kuvvetli bir tasarım yapılmalı. Son olarak da oyunculukta seyirci ile oyuncunun özdeşlemesini engelleyecek şekilde bir oyun estetiği oluşturulmalı. Özdeşleşme, hikâyenin kahramanı ile seyirci arasından çekjilmeyi bilen oyuncu sayesinde, seyircinin beyninde yeninden inşa edilmeli. Bir resseamın gerektiğinde tamamlamadan bıraktığı çizgiler gibi olmalı oyunculuk. Seyirci bu çizgileri kendi kafasında yeniden yaratıp hikâye ve a peşinden gitmeli.
Bir yazı sınırları içine sığdıramayacağım derin bir konu ile yüz yüze olduğumu kabul ederek, konuyu bu kadarıyla bırakmayı uygun görüyorum. Ancak okuyucular arsasında konuyu tartışmak isteyen çıkarsa seve seve yeniden ele alabilirim. Satır aralarına gömdüğüm yeni bir oyunculuk estetiği konusu ile ilgili bir yazıyı da en kısa zamanda okurla buluşturmayı taahhüt edebilirim sanıyorum.
Ömer Naci TOPCU


