Sinema bir sanat olarak kabul edilmeden önce, sadece bir eğlence veya bir belgeleme aracı olarak sinematografik anlatımdan yoksun görüntülerin perdeye yansıtılmasından ibaret olan bir gösteri türüydü. Sinemanın sanatsal bir ifade biçimi olarak ele alınması, sinemanın anlatım olanaklarının bir öyküyü veya gerçek bir durumu sinemaya özgü estetik bir dille ifade etme yeteneğinin keşfedilmesiyle mümkün olmuştur. Kameranın konumu, çekim ölçekleri, aydınlatma, kurgu, senaryo, zaman-mekan kullanımı, renk, ses, müzik, efekt, oyunculuk, dekor, kostüm gibi araç ve yöntemlerin bilinçli kullanımıyla bir dil oluşturulabileceği anlaşıldıktan sonra sinema yeni bir sanat olarak kabul edilerek çeşitli yönelimlerin örnekleri perdeye aktarılmaya başlanmıştır. Bahsi geçen bu araç ve yöntemler, sinema tarihinin çeşitli dönemlerinde hem keşfedilerek hem de teknolojik buluşlar sayesinde sinema anlatım sürecine dahil edilmiştir. Özellikle bu bağlamda hem dünyada hem de Türkiye’de sinemanın tiyatroyla olan ilişkisi yadsınamayacak kadar büyüktür. Diğer bir deyişle; Sinema kanatlanıp uçana kadar Tiyatro onu desteklemiş ve beslemiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda masal dinletileri, gölge oyunu, orta oyunu, meddahlık ve kukla gibi çeşitli geleneksel sanatlar uzun süredir varlığını sürdürmekteydi. Tarihi çok eskilere dayanan geleneksel temaşa sanatları zaman ilerledikçe batılı sanatlarla, özellikle de tiyatro ile etkileşime girdi. Osmanlı’nın geleneksel temaşa sanatları ile başlayan, sonrasında batılı sanatların egemenliği altına giren derin ve zengin bir toplumsal ve kültürel hayatı vardır. Bu yüzden de sinematograf gösterimleri Lumiere Kardeşler’in ilk halka açık gösterimlerinden sonra Osmanlı İmparatorluğu’nda da başlar. Sinematograf gösterilerinin Osmanlı’ya girişinde en büyük etken Osmanlı toplumunun daha önce sinematografın öncüleri olarak kabul edilebilecek Diorama, Cosmorama, Büyülü Fener, Kinetoskop gösterileri ile tanışmış olmasıdır. Sinematograf gösterimleri saraylarda konaklarda elçiliklerde ve tiyatro gösterilerinin sergilendiği mekanlarda yapılmadan önce çeşitli otellerde ve eğlence yerlerinde bu tür gösteriler yapılmıştır. Sinemayı hazırlayan bu sinema öncesi dönem; durağan görüntülerin, manzaraların, çeşitli imgelerin optik oyunlar; hatta oyuncaklar sayesinde devingenlik kazandırılarak duvarlara ve perdelere yansıtıldıklarını ve sinemanın böyle bir dönemden geçerek hareketli görüntüye dönüştüğü bilinmektedir.

Galatasaray’da yerleşmiş olan bir sirkte Güneş mikroskobu ve Büyük Diorama gösterimleri yapılmıştır. Yarı belgesel yarı fantastik konuları içeren gösterilerin düzenlendiği bilinir. Teknoloji ile birlikte Osmanlı topraklarında, özellikle de gayrimüslimlerin yaşadığı Beyoğlu semtinde önemli gösterilerin gerçekleştirildiğine tanıklık edilmiştir. Gösterimlerle birlikte İstanbul’un Beyoğlu semtinde bulunan Fransız Tiyatrosu, Tepebaşı Tiyatrosu, Concordia Tiyatrosu, Odeon Tiyatrosu gibi mekanlar gösterimler için sık sık kullanılmaya başlar. Hareketli görüntünün imparatorluğa girişi ise Saray üzerinden gerçekleşir. II. Abdülhamit’in Yıldız Sarayı’nda ilk gösterimler başlar. Halka açık ilk sinema gösterimi 12 Aralık 1896’da Beyoğlu’nda yapılır. Bu gösteriler halk tarafından da çok yoğun ilgi ile karşılanır. Tiyatronun yaygınlaşmasında önemli etkisi olan hayır cemiyetlerinin sinemanın yaygınlaşmasında da kullanıldığı görülür. Tepebaşı’nda Pathe Sineması (1908) devamında Orientaux (1911) Central (1912), İdeal (1912) Artistik ve Amerikan (1913) sinemaları da açılır. Bu şekilde tiyatro mekanları, kıraathaneler ve birahaneler gibi geçici mekanlar bırakılarak sinema gösterimleri yerleşik salonlarda gerçekleşmeye başlar.

Polonya Yahudisi ve Rumen uyruklu; Osmanlı‘nın ilk yapımcı, senarist, yönetmen ve Pathe Sineması‘nın sahibi Sigmund Weinberg, Türkiye’de gösterilen ilk film (sinematograf) gibi katkıları ile tam anlamıyla Osmanlı‘ya sinema kültürünü getirmiş ve yerleştirmiş birisi olarak tarihe geçmiştir. Yanı sıra Wienberg, Osmanlı’da güncel görüntüler çekmiş, konulu film denemelerinde bulunmuştur. Seçimler ve İstanbul’da Meclisin Açılışı filmi de Weinberg tarafından filme çekilmiştir.  I. Dünya Savaşı sırasında ülkelerin sinema alanındaki propaganda çalışmaları Osmanlı’da da etkisini gösterir. Ancak bu dönemde ordu içerisinde film çekebilecek bir birim yoktur. Enver Paşa’nın Almanya’ya yaptığı ziyaret sırasında Alman ordusundaki Sinemacılık faaliyetlerine tanıklık etmesi sonrasında benzer bir birimin Osmanlı’da da kurulmasına karar kılınır. 1916 yılında çalışmalar tamamlanarak Merkez kumandanlığı Sinema şubesi açılır. Kısa bir süre içerisinde kurum, Alman İmparatorluğu’nun Çanakkale ziyareti (1917), Abdülhamit’in Cenaze Merasimi (1918), Vahdettin’in Biat Merasimi (1918) gibi bir dizi önemli tarihi anı filmi çeker. Ancak, Mütareke sonrasında kurum tasfiye edilir. 1923 yılında Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte Türkiye’deki sinemacılık faaliyetlerinde de ülkede yaşanan ideolojik değişikliğin etkisi hissedilir. Birçok alanda yetiştirilmek üzere yurt dışına öğrenci gönderilir, bu dönemde ülkede yeterli bir sinema altyapısı yoktur. Dolayısıyla Sinema alanındaki altyapı yetersizliği gibi yetişmiş insan eksikliği de bu dönemde çekilen filmlerde teatralliğin ön planda olmasına neden olmuştur. Bu nedenle sinemacılık faaliyetleri Cumhuriyetin ilk döneminde ağır aksak bir şekilde ilerlemeye çalışır. Cumhuriyetin ilk dönemi daha çok tiyatrodan gelen Muhsin Ertuğrul etkisinde geçer. Türk sinemasını on yedi yıl tekelinde tutan Muhsin Ertuğrul, sinema anlatımı yerine tiyatro anlatımını daha aktif kullanarak bu noktada doğru olmayan bir geleneği başlatması bakımından Türk sinemasında sürekli konuşulan bir isim olmuştur. Diğer taraftan Muhsin Ertuğrul, Türkiye’de ilk defa gerçek bir film stüdyosunun kurulmasını sağlamış, sinema teknolojisinin getirdiği imkânları ülkemize sokmuştur. Gerek sinema gerekse tiyatroyu disiplinli ve ciddi bir ortam haline getirmiş en önemli sanatçılarımızdandır. Çoğunlukla sahne oyunlarından aktardığı filmlerle Türk ve Dünya tiyatrosunun önemli eserlerini sinema seyircisine tanıtmıştır. Bir oyuncu ve yönetmen oluşunun yanında, çevirileriyle, uyarlamalarıyla, ülkemizde ilklere imzasını atmıştır. Diğer yandan şehir tiyatrolarının himayesine giren Türk sineması, devletleştirme kapsamına girmiştir. Tiyatrocular dönemi diye adlandırılan bu dönemde özel yapım şirketleri kurulmuştur. Filmlerin üretilmesine katılan bu yapım evleri işin ticaretiyle daha çok ilgilenmeye başlamışlardır. Yönetmen olarak da Muhsin Ertuğrul’un hakim olduğu bu dönemde filmlerin niteliklerini asıl belirleyen kendisiydi. Dolayısıyla Türk sinemasının ilk dönemi olarak adlandırılan “Tiyatrocular Dönemi” sinema tarihi açısından büyük tartışmalara yol açmıştır.

İlk özel yapımevi olan Kemal Film, 1921 yılında aktifleşene kadar sinema devlet eliyle kurulmuştur. Kemal filmin Muhsin Ertuğrul ile yaptığı anlaşma üzerine konulu film yapımına başlanmıştır. Ertuğrul yönetmenliğinde 1922 yılında İstanbul’da Bir Facia-i Aşk adlı filmi çekilmiştir. Yönetmen Ertuğrul, Kemal Film adına, tiyatro oyuncularından oluşan ekibi ve görüntü yönetmeni Cezmi Ar ile birlikte Ateşten Gömlek (1923), Boğaziçi Esrarı, Leblebici, Horhor (1923), Kız Kulesinde Bir Facia (1923), Sözde Kızlar (1924) adlı beş film daha çeker.

Türk sinemasının emekleme çağındaki birkaç adım böylece atılmış olur. Ertuğrul, 1925 yılında Moskova’da bulunan Nazım Hikmet’in aracılığıyla SSCB’ye gitti. Bu geziden dönünce, İstanbul’da birçok sinema salonu işletmekte olan İpekçi kardeşlere film üretmeyi kabul ettirdi. Muhsin Ertuğrul’un İpek Film adına yönettiği ilk film Ankara Postası (1928) adını taşımaktadır. Bu tarihlerde sinemaya sesin gelmesiyle İpek film sesli film çekme kararı aldı, fakat Sesli film için gereken stüdyo Türkiye’de olmadığından Türk sinemasının ilk sesli filmi olan İstanbul Sokaklarında filminin (1931) çekimi için ekip yurtdışına gönderildi. Sesli olarak çekilen İstanbul Sokaklarında filmi büyük ilgi görmesi üzerine İpekçiler, Muhsin Ertuğrul’un önderliğinde yeni bir stüdyo kurma kararıverdi. Böylece 1932 yılında Muhsin Ertuğrul filmlerini sesli olarak stüdyoda çekmeye başladı. Ertuğrul bu dönem İpek Film adına Bir Millet Uyanıyor (1932), Cici Berber (1933), Fena Yol (1933), Karım Beni Aldatırsa (1933), Söz Bir Allah Bir (1933), Leblebici Horhor Ağa (1934), Aysel Bataklı Damın Kızı (1935), Tosun Paşa (1939) filmlerini çekmiştir. Diğer taraftan Muhsin Ertuğrul uzun yıllar sinema alanında çalışmış olmasına rağmen hiçbir zaman tiyatrodan uzaklaşmadı. Sinema ve tiyatro çalışmalarını birlikte yürüttü. Güçlü bir tiyatro geleneğine sahip olmasının da etkisiyle filmlerinde teatral bir anlatım tarzı benimsedi ve sinemanın anlatım olanaklarından yeterince faydalanamadı. İpek film için son çektiği film Kahveci Güzeli oldu. Daha sonra “Halk Film” adına üç film yönetti. 1953’de gerçekleştirdiği ve ülkemizin ilk renkli filmlerinden biri olan “Halıcı Kız” sanatçının sinema alanındaki son çalışması olarak sinema hayatına renkli bir nokta koymasını sağladı.

Muhsin Ertuğrul, 17 yıl boyunca Türk sinemasının tek yönetmeni olarak çalışmış, yurt dışındakiler de dâhil olmak üzere otuzdan fazla film yapmıştır. Bu uzun süren tekel, onun Türk sinemasının sonraki yıllarına da etki etmesine sağlamıştır. Muhsin Ertuğrul’un filmlerinin önemli bir bölümünün edebiyat eserlerinden esinlendiği ya da Darülbedayi’de oynanan oyunlardan uyarlandığı bilinmektedir. 1922-1939 yılları arasında sinema anlatımı yerine tiyatro anlatımını getirerek bu konuda kötü bir geleneği başlatması bakımından tenkit edilen Muhsin Ertuğrul, diğer taraftan Türkiye’de ilk defa gerçek bir film stüdyosunun kurulmasını sağlamış, sinema teknolojisinin getirdiği imkânları ülkemize sokmuş, gerek sinema gerekse tiyatroyu disiplinli ve ciddi bir ortam haline getirmiş en önemli sanatçılarımızdandır.

Sonuç olarak hakkındaki tüm eleştirilere rağmen Muhsin Ertuğrul, sinema ve tiyatroda Ulusal bir Türk dili yaratmanın peşinde yaptığı çalışmaları bakımından örnek bir sinema ve tiyatro insanı olduğu söylenebilir. En azından zamanın olanaksızlıkları içerisinde Tiyatro ve Sinemaya bir ömrü vakfetmesi, bu cesareti göstermesi takdire şayan.  İşte tüm bu nitelikleri göz önünde bulundurulmuş olacak ki, Ege Üniversitesi kendisine “Sinema ve Tiyatrodaki Hizmetlerinden Dolayı” “fahri doktorluk” payesi vermiştir. Son deyiş: İnsana ve insanlığa ışık olmuş tüm emekçilere selam olsun!

 

HAMZA BERBER
Dramaturg

Ekim Sanat Sahne Sanatları Bursa © 2026.